12 Ekim 2019 Cumartesi

21.`Değişim`


Genç adamın gözlerinden karanlığın çekilmesiyle acı, dişine kan değmiş kurt gibi kalbine saldırmış göğsünü paramparça etmişti. Canı yanıyordu. Kadının o hali gözünün önüne geldiğinde ağlama isteği soğuk parmaklarını boğazına dolamış nefesini ciğerlerine hapsetmişti.
Erkekler ağlamaz diye saçma laftan hep nefret etmişti. Erkek de insandı. Onun da duyguları vardı. Canı yandığında acısı yaş olarak gözlerinden akabiliyordu.
Fakat o ağlamadı.
Sırtını yasladığı koltuk kenarından uzaklaşarak ayağa kalktı. Kalkarken sendelemişti, aldırmadı. Stressten bayılmıştı az önce. Adımlarındaki sarsaklık, başındaki ağrı, ve içindeki yakıcı öfke bunun belirtileriydi. Soğuk parmak uçlarını kaskatı kesilmiş şakaklarına bastırdı. Düşüncelerini toparlayamıyordu. Sanki üzerine sisli bir karanlık çökmüştü.
Şakaklarını biraz ovduktan sonra komodinin üzerindeki ilacı alarak içti. Biraz sakinleşmeliydi. Bu halde karısının arkasından gidemezdi.
Karısı….
Güldü. Aylarca düşündüğü ve son zamanlar kendini uzak tuttuğu kadın karısıydı. Helaliydi. Karmakarışık düşünceleri zihninin dört bir yanına saçılmıştı. Biranda içlerinden en sarsıcı olanı keskin bir bıçak gibi kalbine saplandı.
Zavallı…
 “Sen sevilmeye bile layık olmayan zavallının tekisin Rahşan” dedi kendi kendine. Onunla para için evlenmediğini hatırlamıyordu ama hissediyordu. Çünkü gördüğü kısacık rüyalar ve hatırlamalarda bile kalbindeki aşkın büyüklüğünü hissetmişti.
Kendine duyduğu öfke aniden harlanarak kanını kaynatmış binayı yakıp yıkma isteği kanının delice akmasına sebep olmuştu. İçinde büyüyen öfke daha öncekiler gibi değildi. Bu seferki daha yıkıcı daha dağıtıcıydı. Kafasını çevirip dolap aynasına baktığında oradaki aksini tanımakta zorlanmıştı. Oradan kendine bakan adam tıpkı kana susamış canavar gibiydi.  Nefesi yüzeyselleşmiş, burun delikleri genişlemiş, bakışları kararmıştı.
Genç adam ilk kez kendinden korktu. Yapabileceklerinden korktu. Öfkeyle kalkıp cebinden telefonunu çıkardı. Nefesi düzene girene kadar bekleyip öyle aramak istedi fakat durumu gittikçe kötüleşiyordu. Elleri titreyerek numarayı kaydırdı. Üçüncü çalışta cevaplandı çağrısı.
“Rahşan?”
 “Hemen buraya gel Melek. Yoksa elimden bir kaza çıkacak.”
“Geliyorum” der demez kapattı telefonu. Başka bir şey söylemesine müsaade bile etmemişti. Telefonu yatağa fırlatıp ellerini saçlarına geçirdi. Geçen her dakika onu sakinleştirmek yerine daha fazla deli ediyordu. Karısına gitmekle gitmemek arasında bocalıyor, doğru olanı bildiği için köpürüyordu.
Gitmemeliydi, biliyordu. Şu an ikisi de konuşmak için uygun ruh halinde değillerdi. Yarım saat sonra Melek ve ağabeyi gelmişti. Telaşlı yengesine olanları anlatmış her ikisine de gerçekleri sakladıkları için hesap sormuştu. Hesap sorarken sehpayı devirmiş, yeni aldığı laptopu duvara fırlatmıştı.
“Bana sakinleşmem için bir şeyler de yenge. Ona gitmemem için bir şey yap!” dedi tanımakta zorlandığı kalın ve ürkütücü sesiyle. Melek telaşla kocasına baktı. Kayınbiraderinin durumu vahimdi.
“Tek çare sakinleştirici Rahşan.”
“Sakın!” diye bağırdı. Tahir irkilen karısını kenara çekip kardeşinin önüne geçti. Yakasına yapışarak sırtını duvara çarptı. Sağ kolunu kaldırıp kardeşinin boğazına dayadı.
“Bağırma lan karıma” yüzüne doğru bağırdı. Rahşan sakinleşmek için derin nefes aldı. Ağabeyine vurmak istemiyordu. Öyle bir terbiyesi yoktu.
“Abi” dedi sıkılı dişlerinin arasından.
“Sakinleşmek mi istiyorsun?”
“Evet”
“O zaman vur bana” dediklerini duyar duymaz adamı göğsünden itti. Lakin Tahir milim kıpırdamamıştı.
“Saçmalama. Çek elini üzerimden”
Tahir boğazındaki baskıyı daha fazla arttırdı. Genç adamın nefesi hafiften yavaşlamıştı. Bu onu korkutmamış aksine mutlu etmişti.
“Vur… bana” dedi Tahir. Kelimeler arasında boşluk bırakarak cümlesine tonlarca ağırlık vermişti. Bu gece kardeşi bu binadan çıkmayacaktı. Gerekirse onu bayılana kadar dövecekti.
“Ona gitmem lazım abi. Bı-rak.” o da ağabeyinin yakasına yapıştı.
“Hiçbir yere gitmiyorsun Rahşan”boğazındaki baskıyı arttırdı. Melek korkuyla koluna yapıştı.
“Tahir`im” dediğinde kocası ona baktı göz ucuyla. “Kardeşini boğacaksın.”   
Beyazlamış dudakları yukarı doğru kıvrıldı kayınbiraderinin.
Ölüm.
Ne de güzel armağandı onun için.
Tahir karısına cevap vermeden kardeşine daha da baskı yaptı. Köşeye sıkıştığı için öfkelenen kardeşi onu ittirdi. Yer değiştirmişlerdi. Bu sefer genç adam ağabeyini duvara yaslamış boğazını sıkıyordu.
“Benim onu görmem lazım.” kararlı sesi kulağına çalındığında Tahir kardeşinin yakasına yapıştı.
“Şimdi gidersen işleri daha da berbat edersin aptal” ağabeyini de kızdırmayı başarmış sesini yükseltmesine neden olmuştu. Duyduğu son kelimeyle ağabeyinin boğazına dayadığı kolu güçsüzleşmiş yanına inmişti. Bakışlarını yere odaklayarak mırıldanmaya başladı.
“Aptal. Aptalım ben.”
Takılmış plak gibi aynı kelimeleri tekrarlayarak ağabeyini yasladığı duvarın dibine çöktü. Kafasını ellerinin arasına alarak gözlerini kapattı. Sallanarak aynı kelimeleri tekrarlıyordu. Melek ona hüzünle bakarken Tahir yanına yaklaşarak önünde diz çöktü. Güçlü eliyle ensesini kavrayarak kafasını kafasına dayadı.
“Kes şunu. Sen aptal değilsin”
Rahşan ağabeyinin sesini duyunca susup hafif geri çekilerek gözlerinin içine baktı. Dolu gözleri adamın göğsünü delip geçerken nefes almakta zorlanmıştı. 
“Beni sevmeyen kadına yeniden aşık oldum abi” dedi boğuk ve titrek sesle. Gözlerini kırptığında yanağına doğru akan damla kızgın demirin üzerine damlayan su gibi cız ederek adamın içini dağlamıştı.
“Yapma aslanım.”
Kafasını geri atarak duvara sertçe vurmaya başladı. Yanaklarına bastırdı avuçlarını.
“Onu çok üzmüşüm abi. Ne yaptım? Nasıl bir şerefsizlik yaptım da üzdüm onu? Lanet karanlık hafızama örttüyü kara sisi bir dağıtsa. Hatırlasam neler yaşandığını.”
Tahir onu kendine çekerek sıkıca sarıldı.
“Geçecek kardeşim. Geçecek. Ben hep yanındayım. İyi yada kötü ne olursa olsun seninleyim”
Rahşan ağabeyinin sarılışına karşılık verdi. Sözleri yaralı kalbine soğuk su gibi iyi gelmişti.
“Haydi” diyen kadına döndü ikisi de. Elinde şırınga onlara bakıyordu. Rahşan bıkkınlıkla nefes verirken Tahir ayağa kalktı. Kardeşine elini uzatarak kalkmasına yardımcı oldu.
“Uyuman ve sakinleşmen lazım kardeşim” sırtına vurdu. Rahşan bir şey demeden odasına gitti. Arkasından gelen yengesi iğnesini yaparak çıktı. Ağabeyi ile yalnız kalan adam bakışlarını tavana dikti. Birazdan uyuyacağını biliyordu.
“Abi”diye seslenince onu izleyen Tahir hemen atıldı.
“Söyle aslanım”
“Annenin eşi kısırdı değil mi?”
“Evet”
 “Peki Gökçe kim? Nasıl senin kardeşin oluyor o?”
Gökçe`nin ismi geçince gülümsedi adam. Nasıl da özlemişti deli dolu kardeşini. Resmen burnunda tütüyordu. Rahşan geciken cevabın nedenini anlamak için bakışlarını koltukta oturan ağabeyine baktığında onun gülümsediğini gördü. Şimdi daha çok merak etmişti Gökçe`yi. Tahir kendisine bakan kardeşini fark edince boğazını temizleyerek konuştu.
“Gökçe benim kuzenim. Amcamın kızı. Üç yaşındayken annesi kardeşini doğururken bebek de o da ölmüştü. Daha yengemin senesi dolmadan evlenen zalim amcamın yeni eşi Gökçe`yi istemeyince annem ben bakarım demiş ve evimize getirmiş. Annem olmasa onu yetiştirme yurduna vereceklerdi. O günden sonra Gökçe renksiz hayatımın gökkuşağı olmuştu.Tanısan sen de seversin. Gerçi aylardır Rahşan abimi göreceğim diye başımın etini yiyor. Sen de istersen...”
“İsterim”
“Ona söylediğimde sevinçten deliye dönecek”
“Etrafımda mutlu insan görmek bana iyi gelecek abi.”
“Gelecek tabii. Gökçe`m neşe kaynağıdır. Onunlayken keder senden çok uzaklarda olacak.”
“İnşallah abi” daha fazla konuşmak istiyordu ama uyku kara kanatlarını adamın gözlerine çekerek onu olduğu ortamdan çekip çıkarmıştı.
Uzun ve yorucu günün ardından eve gelen adam evine kavuştuğu için mutluydu. Kapıyı kapatıp koridorda yürüdü ve odasına girdi. Karısının evde olup olmadığını bilmiyordu. Üzerini değişip duş aldıktan sonra yemek için mutfağa gidecekti. O zaman öğrenirdi.
Banyodan sonra mutfağa geçti. İçeri adımını atar atmaz bedenini sarıp sarmalayan koku ne kadar aç olduğunu yüzüne vurmuştu.
“Sarma mı yaptın Azra?” diye sordu mutfak masasında yemek yiyen kadına. Kafasını kaldırıp ona bakan kadının gözleri kalbini delmişti. O güzel gözler hep nefretle bakıyordu kendisine. Başkalarına gülümsemeyi başaran o gözler onu gördüğünde öfke ve nefretle harlanıyordu.
“Evet” dedi buz gibi sesle. Bakışlarını ondan çekip yemeğine devam etti.
Genç adam derin nefes alarak dolaptan tabak aldı ve tencereyi aradı. Bulamayınca karısına döndü. Yemeğini bitirmiş masadan kalkıyordu.
“Tencere nerede?” diye sorunca güldü kadın. Tüyleri anında diken diken olmuştu.
“Tencere yok Rahşan. Yemeği senin için değil kendim için yaptım.” Yanından geçerken durdu. “Sana yemek yapacağımı düşünecek kadar aptal olamazsın her halde” acımasızca göz kırparak mutfaktan çıkan kadın elinde tabak öyle kalan adamın iştahını da kendiyle beraber sürükleyip götürmüştü.
Genç adam terler içinde gözlerini açtığında öğlen güneşi odayı aydınlatıyordu. Yataktan kalkmak istedi ama güçsüz bedeni üzerinden tren geçmiş gibi kıpırdamadı yerinden.
Acımasız karanlık toza boğulmuş anıları harekete geçirip yavaş yavaş, acıtarak yorgun zihninin her tarafına dağıtıyordu. Güçsüz kolunu kaldırıp şakağını ovdu. Haftalar önce kaza anında gördüğü kadını hatırlamaya çalıştı. Zaten yorgun olan beyni o zorlama ile iyice güçten düşmüştü. En kısa zamanda Melek`ten bir terapi isteyecekti.
Uzun uğraştan sonra yeniden uyuyakalan adam uyandığında akşam güneşi şehri terk ediyordu. Yataktan kendini kazıyarak çıkabildiğinde saçlarını karıştırıp odadan çıktı ve banyoya girdi. Banyodan çıktığında belinde sadece havlu vardı. Duştan sonra giyinmesine gerek yoktu artık. O yoktu artık. Kimse yoktu. Yapayalnızdı.
Evin ısısına rağmen tenini saran soğuk rüzgar kalbini üşütmüştü.
Daha fazla düşünmeden odasına girerek üzerini giyindi ve mutfağa girdi. Tüm gün bir şey yememişti. Zavallı midesi isyandaydı. Yemek yapmak istemedi. Malzemeleri çıkartarak hızlıca bir tost yaptı kendine. Çay koyarak tostunu yerken kapı çaldı. Gelenin kim olduğunu az çok tahmin ediyordu. Kerem değildi. Çünkü ona bir süre gözüne görünmemesini söylemişti.
Azra...
Hayır o olamazdı. Geriye bir kişi kalıyordu. Hiç düşünmeden elindekini bitirdi ve öyle kapıya bakmaya gitti. En son hatıradan sonra içinde bir şeyler değişmişti.
Artık daha umursamazdı. 
Kapıyı açtığında tahmin ettiği kişiyi gördü.
“Neden geç açtın Rahşan? Sana bir şey oldu diye çok korktum” içeri telaşlı adımlarla giren kadın adamda hiçbir duygu yaratmadı.
“Bir şeyler yiyordum Çiğdem. Gayet iyiyim.” dediğinde kadının kendisini nedensizce beklettiğini anlamasıyla bozulmasını izledi. “Geç” eliyle salonu işaret etti. Çiğdem tek kelime etmeden önden giderken arkasından adamın takip ettiğini duyuyordu. Bir şeyler olmuştu. Dün akşam üstü işten geldiğinde apartman sahanlığında Azra ile karşılaşmıştı. Kadının gözleri nemli burnu kızarıktı. Ağlamıştı. Ona neden ağladığını soramadan çağırdığı asansör geldi ve o hemen binerek uzaklaştı.
“Sehpa nerede?”
“Kırdım” ağzından umarsızca çıkan kelimeler kadının yüzünü merakla gölgelendirmişti. “Sinir krizi geçirdim Çiğdem. Önemli bir şey değil” kendisine dokunmak isteyen kadını anında engelledi. “Mesafe Çiğdem. Sana geldiğim ilk günden beri istediğim tek şey mesafe. Bana dokunmaya veya yakın olmaya çalışma. Benim için ne hissediyorsan göm gitsin. Olmayacak çünkü. Ben aynı kadına iki kere aşık olmuşken olmaz bu iş.” sesi katı ve kadından istediği gibi mesafeliydi.
“Hatırlıyor musun?” diye soran kadının da her şeyi bildiğini anlamıştı adam. Ve kendi çıkarları için bildiklerini sakladığını da.
“Evet” dedi. Ona anlatmakla uğraşmak istemiyordu. Hiçbir şeyi hatırlamadığını sadece bildiğini anlatmayacaktı elbette.
“Çok sevindim” dediyse de sesinden öyle olmadığı gün gibi ortadaydı.
“Sevinmedin Çiğdem. Bırak oynamayı. Sen daha ilk günden Azra`nın benim karım olduğunu biliyordun ve buna rağmen bana yaklaşmaya çalıştın.”
“Rahşan ben...”
“Sus da beni dinle Çiğdem. Bundan böyle sadece karşı komşumsun. Karşılaştığımızda merhaba diyip geçeceğim karşı komşu. Arkadaşlığımızı kendi ellerinle mahvettin. Şimdi beni yalnız bırakırsan sevinirim”
Kelimeleriyle kadını hançerleyerek kovmuştu onu. Hak etmişti biliyordu. O yüzden sessizce çıkmıştı sevdiği adamın evinden.
Üç hafta sonra...
Genç kadın ağzından çıkan kelimeleri zihninde tekrar tekrar oynatarak kendine eziyet ediyordu. Çok ağır konuşmuştu biliyordu. Hele sevmiyorum yalanı o daha beterdi.
Seviyordu. Hem de çok.
Sadece para mevzusunu uzun zaman sonra öğrenmenin verdiği öfkeyle çıkmıştı ağzından o kelimeler. Mazereti yoktu elbette. Sinirlenince fazlasıyla ağır konuşuyordu. Bu onun en kötü ve hiç sevmediği huyuydu.
Erkek müsveddesi demişti sevdiği adama. Kutudan yeni bir peçete alarak burnunu sildi. Bu kelimeyi her hatırladığında ayrı ağlama krizine giriyordu.
“Yeter artık güzelim. Ağlama. Yeğenlerimi düşün. Onları üzüyorsun.”diyen adama baktı kızarık gözlerle. Mor menekşeleri dalından koparılmış gibi solgun ve hüzünlüydü.
“Bir keresinde bana güzelim dedi Yiğit” burukça gülümseyip derin bir nefes çekti içine. Dünden beri ona yaptığı tüm haksızlıklar ucu paslı neşter gibi kalbini deşiyor, canını acıtıyordu. Yiğit kardeşi gibi sevdiği kadına gözlerini devirdi.
“Nasıl kırdın kalbini Azra? Hangi zehri akıttın adamın yüreğine?” diye sordu bıkkınla.  
“Oğuz`un yasını tutuyordum. Bana bir tek o güzelim diyordu biliyorsun. O gün Rahşan” dili yandı ismini sesli söyleyince. Pişmanlık kederle el ele tutuşarak kalbini kuşattı anında. “bana öyle hitap edince delirdim. Sakın bana bir daha öyle seslenme dedim. Tamam bağırdım. İndir o kaşını Yiğit. Bazen beni bu kadar iyi tanımandan nefret ediyorum. ”
“Ona ne dedin Azra”  diye üsteledi Yiğit.
“Ben senin gibi vasıfsız bir adamın güzeli olmayacak kadar ölmüş sevgilisine sadık bir kadınım dedim”diyerek huzursuzca kıpırdandı. Çünkü bebekleri annelerinin haksızlığını hissetmiş gibi sessizliğe gömülmüşlerdi. Onu böyle cezalandırıyorlardı.
“Ben o adamın yerinde olsaydım değil seni sevmek tek bir saniye olduğun yerde durmazdım” gözlerini kısarak kendisine bakan adamın bakışlarından kaçındı kadın.
“İyi ki o da senin gibi düşünmedi. İyi ki beni bırakmadı” burnunu çekti. Avucunda ezdiği kullanılmış peçeteyi kutusunun yanındaki yığının üzerine atarken onu izleyen Yiğit`e baktı göz ucuyla. Çok önemli bir şey söyleyecekti. İç güdüleri asla yanılmazdı.
“Seni arıyor” dedi gözlerine bakarak. Kadın tek kaşını kaldırdı. “Üç haftadır bakmadığı yer sormadığı hiç kimse kalmadı.” Yiğit arkadaşının yüzünün belirgin bir şekilde aydınlandığını gördü. Kendisini aradığı için mutlu olmuştu.
Azra mutlulukla kendinden geçmeden önce ciddi ifadeye bürünerek arkadaşına baktı.
“Başka bir şey daha var”
“Terapiye başladı”
Duyduğu haberle daha fazla mutlu olmuştu.
******
Genç adam odasına girdikten sonra ceketini çıkarıp dilsiz uşağa astı. Kravatını gevşeterek kar beyazı gömleğinin kollarını yukarı doğru kıvırdı. Yeleğinin kırışıksız yüzeğinden geçerek masasına geçti. Bilgisayarının başlat düğmesine dokunup açılmasını beklerken buraya gelmeden önce ettiği ziyareti düşündü. Üç haftadır karısını arıyordu. Bakmadığı yer sormadığı insan kalmamıştı fakat gördüm diyen yoktu. Bu duruma ayrı sinirlenirken aldığı tedavi gittikçe öfkesini körüklemeye başlamıştı. Ülkedeki bir çok psikolog anlaşmış gibi aynı cümleleri sayıklıyorlardı.
“Uzun tetkikler ve muayenelerin sonucu şu ki, sizin artık bir şey hatırlamanız imkansız. Bölük pörçük anılar dışındaki tüm hatıralarınız geri gelmeyecek kadar derine gömülmüş.”
Elindeki kalemi öfkeyle sıkıp kırarken bildiği fakat hatırlamadığı olaylar üşüşmüştü karanlık zihnine. Sevgim`i öğrenmişti üçüncü doktordan da aynı sözleri işitince. Geçmişini bilen herkesi karşısına almış anlatmalarını istemişti. İçlerinden en cesuru; kuzeni öne çıkarak her şeyi anlatmış vicdan azabıyla kavrulmasına neden olmuştu. Yine bir kadın ölmüştü onun yüzünden. O uğursuz varlığı ile yine bir gencecik beden göçmüştü dünyadan. Duyduklarından sonra kadının mezarına gitmiş yüzlerce kere özür dilemişti. Hiç faydası olmayacağını bile bile.
Nitekim adam o anları hatırlamadığı için sadece ablasının acısından yola çıkarak üzülmüştü kadın için. Sevgim için üzgün kendisine kızgındı. Çünkü aşık olduğu kadını üzmüştü bilmeden de olsa. Hamile olduğunu söylediğinde bile duymamıştı. Üzüntüsü ve psikolojik çöküntüsü  yüzünden çok üzmüştü onu. Hamileyken hamile bırakmıştı sevdiği kadını. Canan`ı sonradan vermişti Rabbim ona. Kızını ve oğlunu hatırlayınca yüzüne acılı ifade sis gibi dağılarak gülümsemenin ışığını yaymıştı. Tüm bu detayları Muğla`ya ziyarete gittiğinde olayların en yakın tanığı Yasemin`den dinlemişti. Yasemin`i de biliyordu artık. Kerem ile olanları da. Üzülmüştü ikisi için. İlk karşılaştıklarında genç kadını çok sevmişti. Kerem için huzurlu ve dinlenebileceği liman olabilirdi. Elbette Rana cadısı işleri berbat etmeseydi.
“Rahşan bey”
Simay adamı düşüncelerinden kopartarak olduğu zamana geri dönmesine neden olmuştu.
“Söyle Simay” kırdığı kalemi çöpe attı. Kafasını kaldırıp ona baktığında kendisine şaşkınca baktığını gördü.
“Yirmi dakika sonra toplantınız var. Hatırlatmamı istemiştiniz.”
“Başka bir şey var mı?” diye sordu açılan bilgisayarın ekranına bakarken. Simay derin nefes alarak patronuna baktı.
“Hayır efendim”
Rahşan bakışlarını ekrandan çekip kadına baktı. Onun da kendisine baktığını görünce eliyle oturması için masasının karşısındaki koltuğu işaret etti.
“Otur Simay” Simay adamı ikiletmeden koltuğa oturdu. Elindeki tableti kucağına koyarak patronuna baktı.  Ne diyeceğini merak ediyordu. “Söyle haydi. Dök içini”
Simay onun neyi kast ettiğini anlamıştı. Uzun zamandır aynı kişiyle çalışmanın dezavantajlarından bir tanesi de onun sizi iyi okuyabilmesidir.
“Değişmişsiniz Rahşan bey”
“Sana karşı kabalık mı ettim?”
Simay soruyu duyar duymaz kafasını şiddetle iki yana salladı.
“Hayır, hayır. Eskisi kadar kibar, saygılı ve düşünceli birisiniz fakat o kibarlığı yaparken eskiden gülümsüyordunuz. Eskiden yaz hakim olan bakışlarınız şimdi kışa teslim olmuş. Son üç haftadır renkli kişiliğinizi siyah renk ele geçirmiş. Hiç gülmüyor hiç espiri yapmıyorsunuz. Kerem beyle de pek konuşmuyorsunuz. Ben haddimi aştıysam özür dilerim. Siz söyle diyince ben içimdekileri döktüm.” Ayağa kalktı hızla. Rahşan gülümsedi hafifçe.
“Uzun zamandır kendi kişiliğimi uzaktan izliyorum Simay. Ve son üç haftadır o eski kişiliğime geri dönemeyeceğimi duyuyorum doktorlardan. Bundan böyle eski patronunun vücudundaki yeni patronuna alışsan iyi edersin.”
Genç adamın telefonu çalınca Simay ayağa kalktı. Bileğindeki saate baktı.
 “Ben gideyim efendim. Toplantıya on dakika kaldı.” Kısa baş selamı verip odadan çıkan kadının kapıyı kapatınca masadaki telefonu aldı. Yeşil ikonu kaydırdı. Cevaplar cevaplamaz kulaklarına dolan öfkeli sesle gülümsedi.
“Rahşan Altay! Hemen şimdi evimin etrafındaki izbandutlarını geri çek yoksa seni savcılığa şikayet ederim.”
“Bana karımın yerini söyle baldız.”
Burnundan soludu kadın. Ona baldız demesini sevdiğini biliyordu. İlk söylediğinde gülümsemesini saklamasından anlamıştı.
“Karının yerini bilmiyorum eniştecik. Ara şunları çekilsinler evin etrafından. Burası küçük bir köy Rahşan. Hakkımda laf çıksın istemiyorum. Öğretmen kimliğime senin yüzünden leke gelirse kafanı kopartacağım bilmiş ol.”
Dudağının sağ köşesi yukarı doğru meyletti. İtiraf etmek gerekirse onunla dalaşmaktan büyük bir zevk alıyordu. Eksiden nasıl anlaşırlardı hiçbir fikri yoktu fakat şimdi tatlı tatlı atışıyor, bir birilerini öyle seviyorlardı. Ve üç haftadır Muğla`da arama yapan adamlarından negatif cevaplar almıştı. Karısının orada olmadığına artık emindi.
“Bir saat sonra etrafında kimse kalmayacak baldız”
“İyi olur.”
Telefonu kapattığında Simay toplantının başladığını haber vermişti.
******
Rahşan adamlarını geri çektikten iki gün sonra genç kadın arabadan indiğinde karşısındaki şirin eve baktı. Tek katlı, verandalı muhteşem bahçeli müstakil bir evdi. Evi izlerken verandayı arşınlayıp kendisine doğru koşan kadını görünce bavulunu bırakıp kollarını açtı. Kadın kollarının arasında girdiğinde sıkıca sardılar bir birilerini.
“Hoş geldiniz” dedi Yasemin mutlulukla. Nihayet gelmişti kuzeni. Yalnızlıktan kurtulmuştu. Dert ortağına kavuşmuştu.
“Hoş bulduk Tombişim”
Hoş geldin`den sonra eve geçen kadın önce dinlenmiş ardından odasına yerleşmişti. Nihayet saklanmaktan kurtulmuş, çocukluğunun geçtiği şehre gelmişti.
Günler geçiyor Azra Muğla`ya iyice alışıyordu. Genç kadın evden çıkarak üzerindeki  montunu çekiştirdi. Denize doğru yürüyerek ılık havayı ciğerlerine çekti. İstanbul`dan sonra Muğla`nın havasına alışmakta biraz zorlanmıştı. Kış İstanbul`da ne kadar sertse Muğla`da o kadar ılıktı. Yağmuru da vardı ki, kadının hiç sevmediği. Sahilde yürüyerek denizin tuzlu kokusunu soluyor, karnında bir şeyleri bölüşemeyen bebeklerinin tekmelerine maruz kalıyordu. İçerideki muharebeye dayanamayarak rastladığı ilk banka oturdu. Elini tekme atılan bölgeye koyarak söylenmeye başladı.
“Sekiz aylık oldunuz be miniklerim. Bugün yarın kavuşacağız. Ne bu savaş? Neyin kavgası bu?” bebekleriyle konuşurken aklına gelen anılar canını yakmıştı. Babalarının sesini duyar duymaz nasıl da duruyorlardı. İç geçirdi. Onu düşünmediği tek dakikası bile geçmiyordu. Özlemi artık canını kör bıcak gibi yakıyordu. Acaba ne yapıyordu şu an? Onu düşünüyor muydu?
Dün Yasemin ile konuşurken duymuştu sesini. O sesi duyar duymaz hıçkırığını duymasın diye elini ağzına kapatmış öylece dinlemişti konuşmalarını. Çalışıyordu dün. Yetiştirme yurdunu tamir ediyorlardı. Burukça gülümsemişti genç kadın.  O an karnına giren ani sancı gülümsemesini yüzünden bıçak gibi sıyırmıştı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder