Genç adamın gözlerinden
karanlığın çekilmesiyle acı, dişine kan değmiş kurt gibi kalbine saldırmış
göğsünü paramparça etmişti. Canı yanıyordu. Kadının o hali gözünün önüne
geldiğinde ağlama isteği soğuk parmaklarını boğazına dolamış nefesini ciğerlerine
hapsetmişti.
Erkekler ağlamaz diye saçma
laftan hep nefret etmişti. Erkek de insandı. Onun da duyguları vardı. Canı
yandığında acısı yaş olarak gözlerinden akabiliyordu.
Fakat o ağlamadı.
Sırtını yasladığı koltuk
kenarından uzaklaşarak ayağa kalktı. Kalkarken sendelemişti, aldırmadı. Stressten
bayılmıştı az önce. Adımlarındaki sarsaklık, başındaki ağrı, ve içindeki yakıcı
öfke bunun belirtileriydi. Soğuk parmak uçlarını kaskatı kesilmiş şakaklarına
bastırdı. Düşüncelerini toparlayamıyordu. Sanki üzerine sisli bir karanlık
çökmüştü.
Şakaklarını biraz ovduktan
sonra komodinin üzerindeki ilacı alarak içti. Biraz sakinleşmeliydi. Bu halde
karısının arkasından gidemezdi.
Karısı….
Güldü. Aylarca düşündüğü ve
son zamanlar kendini uzak tuttuğu kadın karısıydı. Helaliydi. Karmakarışık
düşünceleri zihninin dört bir yanına saçılmıştı. Biranda içlerinden en sarsıcı
olanı keskin bir bıçak gibi kalbine saplandı.
Zavallı…
“Sen sevilmeye bile layık olmayan zavallının
tekisin Rahşan” dedi kendi kendine. Onunla para için evlenmediğini
hatırlamıyordu ama hissediyordu. Çünkü gördüğü kısacık rüyalar ve
hatırlamalarda bile kalbindeki aşkın büyüklüğünü hissetmişti.
Kendine duyduğu öfke aniden
harlanarak kanını kaynatmış binayı yakıp yıkma isteği kanının delice akmasına
sebep olmuştu. İçinde büyüyen öfke daha öncekiler gibi değildi. Bu seferki daha
yıkıcı daha dağıtıcıydı. Kafasını çevirip dolap aynasına baktığında oradaki
aksini tanımakta zorlanmıştı. Oradan kendine bakan adam tıpkı kana susamış
canavar gibiydi. Nefesi yüzeyselleşmiş,
burun delikleri genişlemiş, bakışları kararmıştı.
Genç adam ilk kez kendinden
korktu. Yapabileceklerinden korktu. Öfkeyle kalkıp cebinden telefonunu çıkardı.
Nefesi düzene girene kadar bekleyip öyle aramak istedi fakat durumu gittikçe
kötüleşiyordu. Elleri titreyerek numarayı kaydırdı. Üçüncü çalışta cevaplandı
çağrısı.
“Rahşan?”
“Hemen buraya gel Melek. Yoksa elimden bir
kaza çıkacak.”
“Geliyorum” der demez kapattı
telefonu. Başka bir şey söylemesine müsaade bile etmemişti. Telefonu yatağa
fırlatıp ellerini saçlarına geçirdi. Geçen her dakika onu sakinleştirmek yerine
daha fazla deli ediyordu. Karısına gitmekle gitmemek arasında bocalıyor, doğru
olanı bildiği için köpürüyordu.
Gitmemeliydi, biliyordu. Şu an
ikisi de konuşmak için uygun ruh halinde değillerdi. Yarım saat sonra Melek ve
ağabeyi gelmişti. Telaşlı yengesine olanları anlatmış her ikisine de gerçekleri
sakladıkları için hesap sormuştu. Hesap sorarken sehpayı devirmiş, yeni aldığı
laptopu duvara fırlatmıştı.
“Bana sakinleşmem için bir
şeyler de yenge. Ona gitmemem için bir şey yap!” dedi tanımakta zorlandığı
kalın ve ürkütücü sesiyle. Melek telaşla kocasına baktı. Kayınbiraderinin
durumu vahimdi.
“Tek çare sakinleştirici
Rahşan.”
“Sakın!” diye bağırdı. Tahir
irkilen karısını kenara çekip kardeşinin önüne geçti. Yakasına yapışarak
sırtını duvara çarptı. Sağ kolunu kaldırıp kardeşinin boğazına dayadı.
“Bağırma lan karıma” yüzüne
doğru bağırdı. Rahşan sakinleşmek için derin nefes aldı. Ağabeyine vurmak
istemiyordu. Öyle bir terbiyesi yoktu.
“Abi” dedi sıkılı dişlerinin
arasından.
“Sakinleşmek mi istiyorsun?”
“Evet”
“O zaman vur bana” dediklerini
duyar duymaz adamı göğsünden itti. Lakin Tahir milim kıpırdamamıştı.
“Saçmalama. Çek elini
üzerimden”
Tahir boğazındaki baskıyı daha
fazla arttırdı. Genç adamın nefesi hafiften yavaşlamıştı. Bu onu korkutmamış
aksine mutlu etmişti.
“Vur… bana” dedi Tahir. Kelimeler
arasında boşluk bırakarak cümlesine tonlarca ağırlık vermişti. Bu gece kardeşi
bu binadan çıkmayacaktı. Gerekirse onu bayılana kadar dövecekti.
“Ona gitmem lazım abi. Bı-rak.”
o da ağabeyinin yakasına yapıştı.
“Hiçbir yere gitmiyorsun
Rahşan”boğazındaki baskıyı arttırdı. Melek korkuyla koluna yapıştı.
“Tahir`im” dediğinde kocası
ona baktı göz ucuyla. “Kardeşini boğacaksın.”
Beyazlamış dudakları yukarı
doğru kıvrıldı kayınbiraderinin.
Ölüm.
Ne de güzel armağandı onun
için.
Tahir karısına cevap vermeden
kardeşine daha da baskı yaptı. Köşeye sıkıştığı için öfkelenen kardeşi onu
ittirdi. Yer değiştirmişlerdi. Bu sefer genç adam ağabeyini duvara yaslamış
boğazını sıkıyordu.
“Benim onu görmem lazım.”
kararlı sesi kulağına çalındığında Tahir kardeşinin yakasına yapıştı.
“Şimdi gidersen işleri daha da
berbat edersin aptal” ağabeyini de kızdırmayı başarmış sesini yükseltmesine
neden olmuştu. Duyduğu son kelimeyle ağabeyinin boğazına dayadığı kolu
güçsüzleşmiş yanına inmişti. Bakışlarını yere odaklayarak mırıldanmaya başladı.
“Aptal. Aptalım ben.”
Takılmış plak gibi aynı
kelimeleri tekrarlayarak ağabeyini yasladığı duvarın dibine çöktü. Kafasını
ellerinin arasına alarak gözlerini kapattı. Sallanarak aynı kelimeleri
tekrarlıyordu. Melek ona hüzünle bakarken Tahir yanına yaklaşarak önünde diz
çöktü. Güçlü eliyle ensesini kavrayarak kafasını kafasına dayadı.
“Kes şunu. Sen aptal değilsin”
Rahşan ağabeyinin sesini
duyunca susup hafif geri çekilerek gözlerinin içine baktı. Dolu gözleri adamın
göğsünü delip geçerken nefes almakta zorlanmıştı.
“Beni sevmeyen kadına yeniden
aşık oldum abi” dedi boğuk ve titrek sesle. Gözlerini kırptığında yanağına
doğru akan damla kızgın demirin üzerine damlayan su gibi cız ederek adamın
içini dağlamıştı.
“Yapma aslanım.”
Kafasını geri atarak duvara
sertçe vurmaya başladı. Yanaklarına bastırdı avuçlarını.
“Onu çok üzmüşüm abi. Ne
yaptım? Nasıl bir şerefsizlik yaptım da üzdüm onu? Lanet karanlık hafızama
örttüyü kara sisi bir dağıtsa. Hatırlasam neler yaşandığını.”
Tahir onu kendine çekerek
sıkıca sarıldı.
“Geçecek kardeşim. Geçecek.
Ben hep yanındayım. İyi yada kötü ne olursa olsun seninleyim”
Rahşan ağabeyinin sarılışına
karşılık verdi. Sözleri yaralı kalbine soğuk su gibi iyi gelmişti.
“Haydi” diyen kadına
döndü ikisi de. Elinde şırınga onlara bakıyordu. Rahşan bıkkınlıkla nefes
verirken Tahir ayağa kalktı. Kardeşine elini uzatarak kalkmasına yardımcı oldu.
“Uyuman ve sakinleşmen
lazım kardeşim” sırtına vurdu. Rahşan bir şey demeden odasına gitti. Arkasından
gelen yengesi iğnesini yaparak çıktı. Ağabeyi ile yalnız kalan adam bakışlarını
tavana dikti. Birazdan uyuyacağını biliyordu.
“Abi”diye seslenince
onu izleyen Tahir hemen atıldı.
“Söyle aslanım”
“Annenin eşi kısırdı
değil mi?”
“Evet”
“Peki Gökçe kim? Nasıl senin kardeşin oluyor
o?”
Gökçe`nin ismi geçince
gülümsedi adam. Nasıl da özlemişti deli dolu kardeşini. Resmen burnunda
tütüyordu. Rahşan geciken cevabın nedenini anlamak için bakışlarını koltukta
oturan ağabeyine baktığında onun gülümsediğini gördü. Şimdi daha çok merak
etmişti Gökçe`yi. Tahir kendisine bakan kardeşini fark edince boğazını
temizleyerek konuştu.
“Gökçe benim kuzenim.
Amcamın kızı. Üç yaşındayken annesi kardeşini doğururken bebek de o da ölmüştü.
Daha yengemin senesi dolmadan evlenen zalim amcamın yeni eşi Gökçe`yi
istemeyince annem ben bakarım demiş ve evimize getirmiş. Annem olmasa onu
yetiştirme yurduna vereceklerdi. O günden sonra Gökçe renksiz hayatımın
gökkuşağı olmuştu.Tanısan sen de seversin. Gerçi aylardır Rahşan abimi
göreceğim diye başımın etini yiyor. Sen de istersen...”
“İsterim”
“Ona söylediğimde
sevinçten deliye dönecek”
“Etrafımda mutlu insan
görmek bana iyi gelecek abi.”
“Gelecek tabii. Gökçe`m
neşe kaynağıdır. Onunlayken keder senden çok uzaklarda olacak.”
“İnşallah abi” daha
fazla konuşmak istiyordu ama uyku kara kanatlarını adamın gözlerine çekerek onu
olduğu ortamdan çekip çıkarmıştı.
Uzun ve yorucu günün ardından eve gelen adam evine kavuştuğu için mutluydu.
Kapıyı kapatıp koridorda yürüdü ve odasına girdi. Karısının evde olup
olmadığını bilmiyordu. Üzerini değişip duş aldıktan sonra yemek için mutfağa
gidecekti. O zaman öğrenirdi.
Banyodan sonra mutfağa geçti. İçeri adımını atar atmaz bedenini sarıp
sarmalayan koku ne kadar aç olduğunu yüzüne vurmuştu.
“Sarma mı yaptın Azra?” diye sordu mutfak masasında yemek yiyen kadına. Kafasını
kaldırıp ona bakan kadının gözleri kalbini delmişti. O güzel gözler hep
nefretle bakıyordu kendisine. Başkalarına gülümsemeyi başaran o gözler onu
gördüğünde öfke ve nefretle harlanıyordu.
“Evet” dedi buz gibi sesle. Bakışlarını ondan çekip yemeğine devam etti.
Genç adam derin nefes alarak dolaptan tabak aldı ve tencereyi aradı. Bulamayınca
karısına döndü. Yemeğini bitirmiş masadan kalkıyordu.
“Tencere nerede?” diye sorunca güldü kadın. Tüyleri anında diken diken
olmuştu.
“Tencere yok Rahşan. Yemeği senin için değil kendim için yaptım.” Yanından
geçerken durdu. “Sana yemek yapacağımı düşünecek kadar aptal olamazsın her
halde” acımasızca göz kırparak mutfaktan çıkan kadın elinde tabak öyle kalan
adamın iştahını da kendiyle beraber sürükleyip götürmüştü.
Genç adam terler
içinde gözlerini açtığında öğlen güneşi odayı aydınlatıyordu. Yataktan kalkmak
istedi ama güçsüz bedeni üzerinden tren geçmiş gibi kıpırdamadı yerinden.
Acımasız karanlık toza
boğulmuş anıları harekete geçirip yavaş yavaş, acıtarak yorgun zihninin her
tarafına dağıtıyordu. Güçsüz kolunu kaldırıp şakağını ovdu. Haftalar önce kaza
anında gördüğü kadını hatırlamaya çalıştı. Zaten yorgun olan beyni o zorlama
ile iyice güçten düşmüştü. En kısa zamanda Melek`ten bir terapi isteyecekti.
Uzun uğraştan sonra yeniden uyuyakalan adam
uyandığında akşam güneşi şehri terk ediyordu. Yataktan kendini kazıyarak
çıkabildiğinde saçlarını karıştırıp odadan çıktı ve banyoya girdi. Banyodan
çıktığında belinde sadece havlu vardı. Duştan sonra giyinmesine gerek yoktu
artık. O yoktu artık. Kimse yoktu. Yapayalnızdı.
Evin ısısına rağmen tenini saran soğuk rüzgar
kalbini üşütmüştü.
Daha fazla düşünmeden odasına girerek üzerini
giyindi ve mutfağa girdi. Tüm gün bir şey yememişti. Zavallı midesi isyandaydı.
Yemek yapmak istemedi. Malzemeleri çıkartarak hızlıca bir tost yaptı kendine. Çay
koyarak tostunu yerken kapı çaldı. Gelenin kim olduğunu az çok tahmin ediyordu.
Kerem değildi. Çünkü ona bir süre gözüne görünmemesini söylemişti.
Azra...
Hayır o olamazdı. Geriye bir kişi kalıyordu.
Hiç düşünmeden elindekini bitirdi ve öyle kapıya bakmaya gitti. En son
hatıradan sonra içinde bir şeyler değişmişti.
Artık daha umursamazdı.
Kapıyı açtığında tahmin ettiği kişiyi gördü.
“Neden geç açtın Rahşan? Sana bir şey oldu
diye çok korktum” içeri telaşlı adımlarla giren kadın adamda hiçbir duygu yaratmadı.
“Bir şeyler yiyordum Çiğdem. Gayet iyiyim.”
dediğinde kadının kendisini nedensizce beklettiğini anlamasıyla bozulmasını
izledi. “Geç” eliyle salonu işaret etti. Çiğdem tek kelime etmeden önden
giderken arkasından adamın takip ettiğini duyuyordu. Bir şeyler olmuştu. Dün
akşam üstü işten geldiğinde apartman sahanlığında Azra ile karşılaşmıştı.
Kadının gözleri nemli burnu kızarıktı. Ağlamıştı. Ona neden ağladığını
soramadan çağırdığı asansör geldi ve o hemen binerek uzaklaştı.
“Sehpa nerede?”
“Kırdım” ağzından umarsızca çıkan kelimeler
kadının yüzünü merakla gölgelendirmişti. “Sinir krizi geçirdim Çiğdem. Önemli
bir şey değil” kendisine dokunmak isteyen kadını anında engelledi. “Mesafe
Çiğdem. Sana geldiğim ilk günden beri istediğim tek şey mesafe. Bana dokunmaya
veya yakın olmaya çalışma. Benim için ne hissediyorsan göm gitsin. Olmayacak
çünkü. Ben aynı kadına iki kere aşık olmuşken olmaz bu iş.” sesi katı ve
kadından istediği gibi mesafeliydi.
“Hatırlıyor musun?” diye soran kadının da her
şeyi bildiğini anlamıştı adam. Ve kendi çıkarları için bildiklerini sakladığını
da.
“Evet” dedi. Ona anlatmakla uğraşmak
istemiyordu. Hiçbir şeyi hatırlamadığını sadece bildiğini anlatmayacaktı
elbette.
“Çok sevindim” dediyse de sesinden öyle
olmadığı gün gibi ortadaydı.
“Sevinmedin Çiğdem. Bırak oynamayı. Sen daha
ilk günden Azra`nın benim karım olduğunu biliyordun ve buna rağmen bana
yaklaşmaya çalıştın.”
“Rahşan ben...”
“Sus da beni dinle Çiğdem. Bundan böyle sadece
karşı komşumsun. Karşılaştığımızda merhaba diyip geçeceğim karşı komşu.
Arkadaşlığımızı kendi ellerinle mahvettin. Şimdi beni yalnız bırakırsan
sevinirim”
Kelimeleriyle kadını hançerleyerek kovmuştu
onu. Hak etmişti biliyordu. O yüzden sessizce çıkmıştı sevdiği adamın evinden.
Üç hafta sonra...
Genç kadın ağzından çıkan kelimeleri zihninde
tekrar tekrar oynatarak kendine eziyet ediyordu. Çok ağır konuşmuştu biliyordu.
Hele sevmiyorum yalanı o daha beterdi.
Seviyordu. Hem de çok.
Sadece para mevzusunu uzun zaman sonra
öğrenmenin verdiği öfkeyle çıkmıştı ağzından o kelimeler. Mazereti yoktu
elbette. Sinirlenince fazlasıyla ağır konuşuyordu. Bu onun en kötü ve hiç
sevmediği huyuydu.
Erkek
müsveddesi demişti sevdiği adama. Kutudan yeni bir
peçete alarak burnunu sildi. Bu kelimeyi her hatırladığında ayrı ağlama krizine
giriyordu.
“Yeter artık güzelim. Ağlama. Yeğenlerimi
düşün. Onları üzüyorsun.”diyen adama baktı kızarık gözlerle. Mor menekşeleri
dalından koparılmış gibi solgun ve hüzünlüydü.
“Bir keresinde bana güzelim dedi Yiğit”
burukça gülümseyip derin bir nefes çekti içine. Dünden beri ona yaptığı tüm
haksızlıklar ucu paslı neşter gibi kalbini deşiyor, canını acıtıyordu. Yiğit
kardeşi gibi sevdiği kadına gözlerini devirdi.
“Nasıl kırdın kalbini Azra? Hangi zehri
akıttın adamın yüreğine?” diye sordu bıkkınla.
“Oğuz`un yasını tutuyordum. Bana bir tek o
güzelim diyordu biliyorsun. O gün Rahşan” dili yandı ismini sesli söyleyince.
Pişmanlık kederle el ele tutuşarak kalbini kuşattı anında. “bana öyle hitap
edince delirdim. Sakın bana bir daha öyle seslenme dedim. Tamam bağırdım. İndir
o kaşını Yiğit. Bazen beni bu kadar iyi tanımandan nefret ediyorum. ”
“Ona ne dedin Azra” diye üsteledi Yiğit.
“Ben senin gibi vasıfsız bir adamın güzeli
olmayacak kadar ölmüş sevgilisine sadık bir kadınım dedim”diyerek huzursuzca
kıpırdandı. Çünkü bebekleri annelerinin haksızlığını hissetmiş gibi sessizliğe
gömülmüşlerdi. Onu böyle cezalandırıyorlardı.
“Ben o adamın yerinde olsaydım değil seni
sevmek tek bir saniye olduğun yerde durmazdım” gözlerini kısarak kendisine
bakan adamın bakışlarından kaçındı kadın.
“İyi ki o da senin gibi düşünmedi. İyi ki beni
bırakmadı” burnunu çekti. Avucunda ezdiği kullanılmış peçeteyi kutusunun
yanındaki yığının üzerine atarken onu izleyen Yiğit`e baktı göz ucuyla. Çok
önemli bir şey söyleyecekti. İç güdüleri asla yanılmazdı.
“Seni arıyor” dedi gözlerine bakarak. Kadın
tek kaşını kaldırdı. “Üç haftadır bakmadığı yer sormadığı hiç kimse kalmadı.” Yiğit
arkadaşının yüzünün belirgin bir şekilde aydınlandığını gördü. Kendisini
aradığı için mutlu olmuştu.
Azra mutlulukla kendinden geçmeden önce ciddi
ifadeye bürünerek arkadaşına baktı.
“Başka bir şey daha var”
“Terapiye başladı”
Duyduğu haberle daha fazla mutlu olmuştu.
******
Genç adam odasına
girdikten sonra ceketini çıkarıp dilsiz uşağa astı. Kravatını gevşeterek kar
beyazı gömleğinin kollarını yukarı doğru kıvırdı. Yeleğinin kırışıksız
yüzeğinden geçerek masasına geçti. Bilgisayarının başlat düğmesine dokunup
açılmasını beklerken buraya gelmeden önce ettiği ziyareti düşündü. Üç haftadır
karısını arıyordu. Bakmadığı yer sormadığı insan kalmamıştı fakat gördüm diyen
yoktu. Bu duruma ayrı sinirlenirken aldığı tedavi gittikçe öfkesini körüklemeye
başlamıştı. Ülkedeki bir çok psikolog anlaşmış gibi aynı cümleleri
sayıklıyorlardı.
“Uzun tetkikler ve
muayenelerin sonucu şu ki, sizin artık bir şey hatırlamanız imkansız. Bölük
pörçük anılar dışındaki tüm hatıralarınız geri gelmeyecek kadar derine
gömülmüş.”
Elindeki kalemi
öfkeyle sıkıp kırarken bildiği fakat hatırlamadığı olaylar üşüşmüştü karanlık
zihnine. Sevgim`i öğrenmişti üçüncü doktordan da aynı sözleri işitince.
Geçmişini bilen herkesi karşısına almış anlatmalarını istemişti. İçlerinden en
cesuru; kuzeni öne çıkarak her şeyi anlatmış vicdan azabıyla kavrulmasına neden
olmuştu. Yine bir kadın ölmüştü onun yüzünden. O uğursuz varlığı ile yine bir
gencecik beden göçmüştü dünyadan. Duyduklarından sonra kadının mezarına gitmiş
yüzlerce kere özür dilemişti. Hiç faydası olmayacağını bile bile.
Nitekim adam o anları
hatırlamadığı için sadece ablasının acısından yola çıkarak üzülmüştü kadın
için. Sevgim için üzgün kendisine kızgındı. Çünkü aşık olduğu kadını üzmüştü
bilmeden de olsa. Hamile olduğunu söylediğinde bile duymamıştı. Üzüntüsü ve
psikolojik çöküntüsü yüzünden çok
üzmüştü onu. Hamileyken hamile bırakmıştı sevdiği kadını. Canan`ı sonradan
vermişti Rabbim ona. Kızını ve oğlunu hatırlayınca yüzüne acılı ifade sis gibi
dağılarak gülümsemenin ışığını yaymıştı. Tüm bu detayları Muğla`ya ziyarete
gittiğinde olayların en yakın tanığı Yasemin`den dinlemişti. Yasemin`i de
biliyordu artık. Kerem ile olanları da. Üzülmüştü ikisi için. İlk
karşılaştıklarında genç kadını çok sevmişti. Kerem için huzurlu ve
dinlenebileceği liman olabilirdi. Elbette Rana cadısı işleri berbat etmeseydi.
“Rahşan bey”
Simay adamı
düşüncelerinden kopartarak olduğu zamana geri dönmesine neden olmuştu.
“Söyle Simay” kırdığı
kalemi çöpe attı. Kafasını kaldırıp ona baktığında kendisine şaşkınca baktığını
gördü.
“Yirmi dakika sonra
toplantınız var. Hatırlatmamı istemiştiniz.”
“Başka bir şey var mı?”
diye sordu açılan bilgisayarın ekranına bakarken. Simay derin nefes alarak
patronuna baktı.
“Hayır efendim”
Rahşan bakışlarını
ekrandan çekip kadına baktı. Onun da kendisine baktığını görünce eliyle
oturması için masasının karşısındaki koltuğu işaret etti.
“Otur Simay” Simay
adamı ikiletmeden koltuğa oturdu. Elindeki tableti kucağına koyarak patronuna
baktı. Ne diyeceğini merak ediyordu. “Söyle
haydi. Dök içini”
Simay onun neyi kast
ettiğini anlamıştı. Uzun zamandır aynı kişiyle çalışmanın dezavantajlarından
bir tanesi de onun sizi iyi okuyabilmesidir.
“Değişmişsiniz Rahşan
bey”
“Sana karşı kabalık mı
ettim?”
Simay soruyu duyar
duymaz kafasını şiddetle iki yana salladı.
“Hayır, hayır. Eskisi
kadar kibar, saygılı ve düşünceli birisiniz fakat o kibarlığı yaparken eskiden
gülümsüyordunuz. Eskiden yaz hakim olan bakışlarınız şimdi kışa teslim olmuş.
Son üç haftadır renkli kişiliğinizi siyah renk ele geçirmiş. Hiç gülmüyor hiç
espiri yapmıyorsunuz. Kerem beyle de pek konuşmuyorsunuz. Ben haddimi aştıysam
özür dilerim. Siz söyle diyince ben içimdekileri döktüm.” Ayağa kalktı hızla. Rahşan
gülümsedi hafifçe.
“Uzun zamandır kendi
kişiliğimi uzaktan izliyorum Simay. Ve son üç haftadır o eski kişiliğime geri
dönemeyeceğimi duyuyorum doktorlardan. Bundan böyle eski patronunun vücudundaki
yeni patronuna alışsan iyi edersin.”
Genç adamın telefonu
çalınca Simay ayağa kalktı. Bileğindeki saate baktı.
“Ben gideyim efendim. Toplantıya on dakika
kaldı.” Kısa baş selamı verip odadan çıkan kadının kapıyı kapatınca masadaki
telefonu aldı. Yeşil ikonu kaydırdı. Cevaplar cevaplamaz kulaklarına dolan öfkeli
sesle gülümsedi.
“Rahşan Altay! Hemen
şimdi evimin etrafındaki izbandutlarını geri çek yoksa seni savcılığa şikayet
ederim.”
“Bana karımın yerini
söyle baldız.”
Burnundan soludu
kadın. Ona baldız demesini sevdiğini biliyordu. İlk söylediğinde gülümsemesini
saklamasından anlamıştı.
“Karının yerini
bilmiyorum eniştecik. Ara şunları çekilsinler evin etrafından. Burası küçük bir
köy Rahşan. Hakkımda laf çıksın istemiyorum. Öğretmen kimliğime senin yüzünden
leke gelirse kafanı kopartacağım bilmiş ol.”
Dudağının sağ köşesi
yukarı doğru meyletti. İtiraf etmek gerekirse onunla dalaşmaktan büyük bir zevk
alıyordu. Eksiden nasıl anlaşırlardı hiçbir fikri yoktu fakat şimdi tatlı tatlı
atışıyor, bir birilerini öyle seviyorlardı. Ve üç haftadır Muğla`da arama yapan
adamlarından negatif cevaplar almıştı. Karısının orada olmadığına artık emindi.
“Bir saat sonra
etrafında kimse kalmayacak baldız”
“İyi olur.”
Telefonu kapattığında
Simay toplantının başladığını haber vermişti.
******
Rahşan adamlarını geri
çektikten iki gün sonra genç kadın arabadan indiğinde karşısındaki şirin eve
baktı. Tek katlı, verandalı muhteşem bahçeli müstakil bir evdi. Evi izlerken verandayı
arşınlayıp kendisine doğru koşan kadını görünce bavulunu bırakıp kollarını
açtı. Kadın kollarının arasında girdiğinde sıkıca sardılar bir birilerini.
“Hoş geldiniz” dedi
Yasemin mutlulukla. Nihayet gelmişti kuzeni. Yalnızlıktan kurtulmuştu. Dert
ortağına kavuşmuştu.
“Hoş bulduk Tombişim”
Hoş geldin`den sonra
eve geçen kadın önce dinlenmiş ardından odasına yerleşmişti. Nihayet
saklanmaktan kurtulmuş, çocukluğunun geçtiği şehre gelmişti.
Günler geçiyor Azra
Muğla`ya iyice alışıyordu. Genç kadın evden çıkarak üzerindeki montunu çekiştirdi. Denize doğru yürüyerek
ılık havayı ciğerlerine çekti. İstanbul`dan sonra Muğla`nın havasına alışmakta
biraz zorlanmıştı. Kış İstanbul`da ne kadar sertse Muğla`da o kadar ılıktı. Yağmuru
da vardı ki, kadının hiç sevmediği. Sahilde yürüyerek denizin tuzlu kokusunu
soluyor, karnında bir şeyleri bölüşemeyen bebeklerinin tekmelerine maruz
kalıyordu. İçerideki muharebeye dayanamayarak rastladığı ilk banka oturdu.
Elini tekme atılan bölgeye koyarak söylenmeye başladı.
“Sekiz aylık oldunuz
be miniklerim. Bugün yarın kavuşacağız. Ne bu savaş? Neyin kavgası bu?” bebekleriyle
konuşurken aklına gelen anılar canını yakmıştı. Babalarının sesini duyar duymaz
nasıl da duruyorlardı. İç geçirdi. Onu düşünmediği tek dakikası bile
geçmiyordu. Özlemi artık canını kör bıcak gibi yakıyordu. Acaba ne yapıyordu şu
an? Onu düşünüyor muydu?
Dün Yasemin ile
konuşurken duymuştu sesini. O sesi duyar duymaz hıçkırığını duymasın diye elini
ağzına kapatmış öylece dinlemişti konuşmalarını. Çalışıyordu dün. Yetiştirme
yurdunu tamir ediyorlardı. Burukça gülümsemişti genç kadın. O an karnına giren ani sancı gülümsemesini
yüzünden bıçak gibi sıyırmıştı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder